Arzunun Ölü Kanatları

Gecenin kapıma hediye bıraktığı ölü kuşlardı hepsi. Oysa ben kuşlardan çok korkardım. Ama benimkiler ölüydü ve ölüler incitemez sizi. Can yakabilmek için can sahibi olmak gerek. Kendi canınızdan kurban vermeniz gerek. Sabaha gün süpürürdü hepsini. Başka başka isimler altında annelerinin onlara ördüğü kafeslere geri dönerlerdi. Anneleri tekrar yaşatabilirdi onları, buna inanıyorlardı. Ben de yemek yapmayı öğrenip sevişmeyi unutmuştum halbuki. Tek eksiğim kafeslere inanmıyor olmamdı. Çocukken bizim evde hep kafeste tutulurdu kuşlar. Kimisinin rengi güzel diye, kimisinin sesi, kimisininse eti. Açmak istedim o kafeslerin kapılarını ama söylemiştim değil mi, ben kuşlardan çok korkardım. Kafeslerine döneceklerini bilmemdi, ölü kuşlardan korkmayışımın sebebi.

İzbe evlerin kapı girişlerinde, yalpalayarak yürünen gecelerde karşılaştık onlarla. Oysa  ben kuşlardan çok korkardım. Aynı kuyuya düşenlerin karanlıkta el yordamıyla birbirlerini tanımalarına benzerdi yollarımızın çakışması. (Siz de mi partiden sıkıldınız?) Kimseye söylenmemesi gerekiyordu, aramızda geçenlerin. Kimseye söylenmemesi, kimseye söylenmemesi, kimseye söylenmemesi, üç kere. Hata onlardaydı, teoride biliyordum ama kimseye söylenmeyecek ne vardı bende ya da yaptığımızda? Ben mi eksiktim? (Hep ben… Hep ben… Hep ben… Ekolanarak fade out) Kimin sırrıydı bu? Yarı uyur yarı uyanık, yan yana, tedirgin uykular, sabah sessizce diğerini uyandırmadan çıkılan yollar (Kapıdan çık, sola dön. Orası ana cadde işte.) ve beraber hiç edilemeyen kahvaltılarda saklıydı hikayemiz.

Siyah pencereli, içine hiç ışık girmeyen evlerde ayıldık onlarla. Oysa ben kuşlardan çok korkardım. Birbirimize şarkılarımızı gösterdik ama dışarılık şarkılarımızı. Kendi kendimizeyken dinlediklerimiz kusurlarımızdı, o kadar da açılamazdık yani. Yan binayı üstümüze yıkarlarken anneleriyle kavgalarını dinledim. Evcil hayvanlarının başını okşadım, belki onlar da benim başımı okşar diye. Okşamadılar. Kendilerine ne yalan söylerlerse söylesinler içten içe biliyorlardı, beni bulmalarının tesadüf olmadığını. Bu yüzdendi en ufak bir sınır aşımında gözlerindeki bıçakları çekmeleri. Sınırları koyan kimdi, bilmiyor gibi yapıyorduk. Akşama kadar içine hiç ışık girmeyen evlerde yan yana uyuyor, uyuyor, uyuyorduk. İyileşmeye çalışıyorduk. Onlar iyileştikçe bana bileniyorlardı. Bilendikçe canımı yakmaya çalışıyorlardı. Oysa ben çoktan kapıdan çıkmış, ana caddeye ulaşmış oluyordum.

Şaşkın çocuk gözleriyle uzaktan izlerken gördüm onları. Oysa ben kuşlardan çok korkardım. Gülümsedim korkmasınlar diye, onlar daha da korktular. Gecenin daha koyu saatlerinde, buğulanan kafalarıyla yaklaştılar yanıma. Saatlerce konuştum onlarla, hayatlarını dinledim. Konunun dönüp dolaşıp geldiği yer aynıydı: çocuklarına örnek olamazdım ben. Net örneklere ihtiyacı vardı çocukların. Benimse rujumun rengi kemikli, büyük ellerime bulaşıyordu ve netliğin de sadece bir mit olduğuna inanıyordum. Daha da koyu saatlerde onların dudaklarına da bulaştı rujum. Ve bu sefer kimseye söyleme diyen ben oldum. Onlardan önce ben sırladım kendimi. Sonuna alıştığım hikayeyi sahiplenmiştim. Çok da önemi yoktu sırrı kimin sahiplendiğinin. Nasıl olsa her zaman sabah oluyordu.

* İnci Aral’a selam çakmadan bitemezdi. Bir de Umay’a.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s